Hayvandan yazilar

19/8/2009 - Gazete ilanı: Kız arkadaş aranıyor

Bir konuda danışmak istedim. Size. Evet bu siteye girenlere.
Belki bu sitedeki yazıları okumaya vaktiniz olmaz. Özetle, benim bir kız arkadaşım yok. Hayatım boyunca hiç olmadı. Yaşım 30.
gazeteye şöyle bir ilan vereyim diyorum:

"Avrupa seyahati için kız arkadaş aranıyor. "

Özelliklerimi de yazarım tabi.
"1.70 boyunda, 30 yaşında, esmer ve 110 kilo bir erkeğim. Avrupa seyahatim boyunca bana eşlik edecek bir kız arkadaş arıyorum.  Gezi Paris, Amsterdam ve Roma'yı kapsayacak. Arzuya göre başka şehirler de eklenebilir. "

Tek başıma Avupa'da, Amerika'da gezmekten bıktım arkadaşlar. Sizce bu ilan bir işe yarar mı?
yok YorumYorum yaz!Bağlantı

28/7/2009 - Nasıl bir şey?

Yıl 2048.
Bu sabah tanımadığım biri ile karşılaştım. Benim evin banyosunda. Evet. Aynadaki aksimidi bu.
Zaman ne de çabuk geçmişti. 30lu yaşlarımdaki fotoğraflarımı göstersem kimse beni tanıyamazdı. Bu 70 yıl bir yel gibi akıp geçmişti. Hani Mahir kaynak diyordu ya "Yel üfürdü, su götürdü" diye. Aynen öyle...
O sabah da kalkmıştım. Yine 7:30 da. ne varsa sanki... Dert 7:30 da kalkmak değil. Neden ölüp gitmiyordum ki sanki. Töbe estafurullah...
Belki de beni yaşatan meraktı. Merak kediyi öldürür derler ama beni yaşatıyordu işte. Yarım kalmış bir şeylerdi beni yaşatan.
Dünyayı gezmiştim. Güney amerikanın balta girmemiş ormanlarından, Afrika'nın çöllerine dek. Avrupa sürekli gidip geldiğim yerdi zaten gençliğimden Heri. her fırsatta soluğu yurt dışında almış ve yeni kültürler tanımak istemiştim.
Zengin oluştum bu arada. Evlerim, arsalarım falan. Eskiden para kazandıkça banka defterime bunları işletir ve bakıp bakıp sevinirdim kendi kendime. Yirmi yıl önce bunu da bıraktım. Uzun süredir bankada kaç param var hiç bir fikrim yok.
Bir çoğunuzun ağzını sulandıracak bir hayat değil mi? Nankörlük olmasın şimdi. Halime binlerce şükrediyorum ben de. Sadece tadamadığım hiç bilemediğim bir şey kalmıştı. İçimi yakan kavuran bir şey. Lambadan bir cin çıkıp da "bana paralarını ver, sana o duyguyu tatırayım" dese ne var ne yok verirdim. Benim dileğimin gerçekleşmesi de ancak lambadan bir cin çıkması kadar olası idi.
Sevilmek nedir bilmiyordum dostlar. Bir kadının beni önemsemesini, sevmesini hiç tadamamıştım.
Gecenin bir saatinde, dünyanın başka bir yerinde beni sevgi ile düşünen bir kadının olması nasıl bir duyguydu ki?
Bir kadının, "bununla kim uğraşacak şimdi" demeden büyük bir şevkle bir SMS atması, ya da -seni düşünüyorum- anlamında çağrı bırakması nasıl bir his uyandırırdı bende?
Düşünüyordum da, bir kadınının işini gücünü bırakıp benimle iki satır laf etmeye bir çay bahçesine gelmesi ne mucizevi bir şey olurdu?
Bir kızla öpüşmek, nasıl birşey olurdu acaba?

Elbette bunları bu ilerlemiş yaşımda düşleyecek değildim. Öyle ya gençliğimde olmamıştı bugün mü olacaktı?
Biliyor musunuz, hayatta esas oğlanın yanındaki komik eleman olmaya bile razıydım ben. Ama ben sadece figüran olabilmiştim. Kalemle çizilmiş gibi duran esas oğlan ve esas kızın düğününde el çırpan kalabalıktakilerden biri. Kendine ait bir diyaloğu ya da rolü olmayan bir fügürandım sadece.
Evet. Yoktu. Benim diğer yarım, ruh ikizim yoktu bu dünyada. Hiç bir kadın-kız beni görünce bir iç geçirmemişti. Hiç bir kadının bir kere bakınca, bir daha dönüp şöyle bir süzme ihtiyacı hissettiği biri olamamıştım. Benimle gözgöze gelmeyi bırakın, yolda karşılaşmayı bile istemezdi kimse.
Halbuki ona söyleyecek her kelime hala hafızamdaydı. Onun kendisini özel hissetmesi için elimden geleni yapmayı da kafama koymuştum.
Ama o yoktu işte. Bu acı gerçekle 70 sene yaşamıştım.
Hiç bir kadınla da beraber olmamıştım. Yüzüne bakılamayacak biriydim malesef. Yalan bir aşkın içinde bile bulamamıştım kendimi.
70 sene. Ağızdan kolay çıkıyor. Lisedeyken, hormonların tavan yaptığı zamanda öyle salak bir ergen olarak dolaşıyordum. Ama o zaman bile içte içe hiç bir kızın beni beğenmeyeceğini anlamış olmalıyım. Zaten zaman geçtikçe bunu daha iyi kavradım. Hormonlarımı kontrol altına almasını öğrendim ve hislerimi mecbure körelttim.
Bir çoğunuz için bu "yemek yemeden yaşayabiliyorum" demek gibi bir şey değil mi? Ama benim gerçeğim işte. ben 70 yaşında bir bakirdim.
Benim durumumda olan birisi var mı acaba diye yıllarca
İnternette  araştırma yaptım. Ama bulamadım. Dünyadaki en yalnız adam gerçekten de bendim galiba.
15 yaşındaki veletlerin bile bildiği o duyguyu, 70 yaşındaki fabrikatör Gürhan bilmiyordu işte.
Ağlar mısınız güler misiniz şimdi?







 
yok YorumYorum yaz!Bağlantı

4/7/2009 - mesela...

Bir mesela yazısı...

      Yine bilgisayar başında 18 saat çalıştığım sıradan günlerden biriydi. Evet. 18 saat! yaklaşık bir aydır böyleydi. Yoğun bir iş hacmi vardı. Para dersen. eh işte... Çok şükür.
 
       Gölzerim yanıyordu. Sırtımda da müthiş bir ağrı vardı. Hastahanelerin sitelerine bakarken çok uygun fiyatlı bir check-up progamı gördüm.
        Check-up çok sürmedi. Güzel bir taramadan geçirdiler. Gayet memnun kalmıştım. Ancak dikkatimi çeken bir şey olmuştu. İç hastalıkları uzmanı nedense benimle konuşmak istemişti.
         Lafı fazla uzatmayacağım. İç hastalıkları uzmanı, bir kaç teste girmemi istediğini söyledi. Önce bunu klasik bir para tuzağı olduğunu düşündüm. Ama uzman gayet samimi görünüyordu. İstediği testleri yaptırdım. Bir kaç gün sonra pankreas kanseri olduğumu ve fazla ömrümün kalmadığını söyledi...
         Evet. Bu gerçekti. Doktor bir süre tahmininde de bulundu. Bir ay...
         İşin ilginci bu haberi alınca çok üzülmedim.  Hayatım zaten bir fiyaskoydu. Aİlemin istediği gibi bir mesleğe girememiştim. Gerçi günde 18 saat, hatta bazen sahahlayarak 30-40 saat çalışsam da yaptığım işten son derece zevk alıyordum. Elbette ki ben de yoruluyordum ama bu bir "lanet olsun yaa gene iş var" a dönüşmüyordu.  Pazartesi sendromu diye bir derdim hiç olmamıştı.
        
         İnsanın yakın bir gelecekte ölecek olduğunu bilmesi çok tuhaf bir duygu. Dünyaya demir attığını düşürken, aslında bir tatil yerinde sınırlı bir süre için kalan bir turist gibi hissetmeye başlıyor.
         Hep kalıcı bir şeyler bırakmak istemiştim. Belki bir kitap, bir film belki başka şeyler. İstediklerimden bir çoğunu daha 30 yaşında olmama rağmen yapmıştım. Ama şimdi görüyordum ki zamanım yetmeyecekti.
         Yunanistan'ı gezmeyi çok isterdim. Özellikle de adaları. Ada demişken Maldivler en çok gitmek istediğim yerlerden biriydi. Şimdi çekip giderken arkamda bunların özlemini bırakacaktım. Bir de çekmek istediğim filmler vardı. kafamda senaryosu yıllar içinde netleşen, zaman zaman çeşitli vesilelerle yönetmenlerle, yapımcılarla tanışmama rağmen bir türlü işin mutfağına girememiştim. Yazmak istediğim kitaplar vardı. Yarım kalmış hikayeler. Şimdi her şey yarım kaldığı için üzerinde "El Fatiha" yazan bir taşla bir hiç olarak gömülecek biriydim.  Yazılmamış bir kaç kitap, çekilmemiş bir kaç film kalacaktı arkamda.
          Gitmeden önce yapmam gereken ne var diye düşündüm. İnternetten bir kaç uygunsuz film çekmiştim. uzun zamandır varlığını bile unutmuştum bu filmlerin. Ama ölümümün ardından ailemin eline geçecekti. Onları silmem gerekiyordu. Bir iki kişiye cüzi ama bir türlü veremediğim borçlarım vardı. Onları ödedim. Bir fatura vardı. Onu kesememiştim. O faturayı kesip adresine postaladım. Dini yönden şimdiye dek ne yaptıysam ona devam etmemin doğru olacağını düşündüm.
         Evet. hepsi buydu işte.
         Bir de aşk.. Ah tabi ki.. Onu nasıl unutabilirim ki? Bir arkadaşım bana İnsan sadece bir kez aşık olur demişti. Oysa ben onun birden çok kez aşık olduğuna şahittim. Bunu ona sorduğumda "Hiç biri ilk aşk gibi olmaz" demişti. Ben, sadece bir kez aşık olduğum ve ikinci defa kimseye ilgi duymadığım için ilk ve ikinci aşklar arasındaki farkı bilmiyordum. Gerçi benim aşkım Ferdi Tayfur'un şarkılarındaki aşklar gibiydi. Yani başarısız hatta platonik kalmış aşklar. Platonik derken uzaktan uzağa değil. Reddedilmiş aşklardan söz ediyorum.
           Ben, aşktan nasibini alamamış, 30 yaşında ve bir aya kadar ölümü bekleyen birisiydim artık. Hayatımda ne bir sevgi sözü duymuş ne de sevgi ile sarılan kollarla buluşmuştum. Aşk ile bakan gözleri sadece televizyon dizilerinde görmüştüm. Aşk ve cinselliğin ayrı şeyler olmadığını düşündüğüm için bir kızın elini tutmuşluğum bile yoktu. Bunun nasıl bir duygu olduğunu asla tahmin edemezdim.
            Bir ay ömrüm kaldı diye kendimi uygunsuz yerlere atacak karakterde biri de değildim doğrusu. Hayatım boyunca "bir gün beni sevecek, benim de onu seveceğim bir kız çıkacak karşıma" diyip durmuştum kendi kendime. "Bir gün..." Ama anlaşılan bu sadece durgun sularına sığındığımı sandığım hayali bir limanda başka bir şey değildi.    
            Açıkça söylemek gerekirse, sevilmeden bu dünyadan gitmek üzdü beni biraz. belki de zaten sevilmeye layık biri değildim. Bilmiyorum. Ama böyle karşılıklı sevgi ile bağlandığımız biri, hayatımı olumlu yönde değiştirebilirdi. İnsanın eve geldiğinde, sevdiği insanın güler yüzü ile karşılanması güzel bir duygu olmalıydı.  
           Neyse...
           Tabi ki hastalığım konusunda aileme hiç bir şey söylemedim. Onları üzmenin bir anlamı yoktu. Hoş üzüleceklerini de sanmıyordum. Ben sadece bir derttim onla için. Bir utanç kaynağıydım... Bir hikaye anlatayım: Adamın biri ülkenin en ünlü ve başarılı oyuncusu olmuş.  Halbuki babası onun avukat olmasını istiyormuş. Bir gün babasını, büyü bir başarı ile rol aldığı tiyatro oyununun premierine çağırmış.  Sahneye çıktığında bir alkış tufanıdır kopmuş. TV kameraları, haberciler onu çekmek için yarışıyorlarmış. Bu heyecan dalgasından etkilenmeyen tek kişi, oyuncunun babasıymış. Dudak bükmüş ve şöyle demiş: Ben ona avukat ol dedim, o gitti soytarı oldu...
         Evet. İşime büyük bir tutku ile bağlı olsam da ailem malesef benim başka bir meslek yapmamı istemişlerdi. O bölüme girmiş ama becerememiştim. Yıllardır da sadece utanç kaynağıydım... her ne kadar işimde başarılı olsam da...
       
         Bu söylediklerim olalı yaklaşık bir ay geçti. Yani artık finişe yaklaştım.
        Aileme zahmet olmasın diye mezar yerimi ayarladım. Cenazede dua okuyacak hocayı ve tabutu taşıyacak, naaşımı gömecek adamları da para vermek sureti ile tuttum.
        Umarım ölümüm ile birlikte ailem artık ferah günlere kavuşur. Utançtan kurtulur ve eskisi gibi mutlu olurlar.
        Tek dileğim budur...
yok YorumYorum yaz!Bağlantı

14/4/2009 - Meet John Black

John Black ile tanışmam geçen yılbaşına doğru oldu. Sanırım Kasım Ayıydı belki de aralık. Tek tatırladığım havanın bozuk olduğuydu. Tıpkı kafam gibi. Beşiktaş çarşıda sıkıntı ile dolaşıyordum. Heykelin karşısındaki sevdiğim kitapçının kapandığını ve yerine butik açıldığını görünce okkalı bir küfür salladım.  Bunu biraz da yüksek sesle söylemiş olacağım ki "oh oh maşallah suyundan da koy" diye bir ses işittim. Döndüğümde John karşımda duruyordu. Kendisini tanıtmadı. Tanıtmasını istemedim de zaten. Onunla ilk kez karşılaşmama rağmen tanıyor gibiydim. Aslında ne adı John ne de soyadı Black'di. Ama o filmi çok sevmiş olacak ki kendisine böyle hitap edilmesini istiyordu.
O da en az benim kadar asabiydi. Tek farkı onun daha alaycı olmasıydı. Tam bir "skimden aşşaa kasımpaşa"  tavrındaydı. Benim kafaya takıp kendimi yediğim olaylar onu hiç etkilemiyordu bile. Heykelin olduğu yeden ayrılıp balık pazarına doğru yürüdük. Halimi hatırımı sormadı. Ben de hiç bir şey söylemedim. Köşedeki balıkçıya "Torrik kaça usta torrik torrik" dedi sırıtarak. R harflerine bastıra bastıra söylüyo,  resmen balıkçı ile taşşak geçiyordu. Ben de bu duruma "ehe ehe" diye yüksek sesle güldüm. Balıkçı cevap vermedi sadece ters ters baktı.
Pazarı geçtik. Solda Ziraatz Bankası vardı. "Eskiden burası başşak çocuk diye bi dergi çıkarırdı" dedi. Gayet iyi hatırlıyordum o dergiyi. "Yorrak gibiydi gerçi ama yine de çocuk dergisiydi" diye devam etti sözlerine. "İşz Bankasının Kumbara dergisi nambır vandı ama hocu"  dedi bana bakarak. "O zamanlar çocuk dergisi vardı bea. Şimdi piyasayı layt çocuk dergileri istila etti a.q."
Sıkı küfür ediyordu ama doğru da söylüyordu. Piyasadaki çocuk dergileri hakikaten g.tüme benziyorlardı.
BKM'nin önünden geçerken Büşra adlı oyuncunun çıktığını farkettik. Aslında ben farketmedim. Her zamanki gibi başım önde yürüyordum. "Off hassstasıyım bu kızın" dedi ağzını şapırdatatak.  "Huuoop Büş yangınım sana beaaa" diye yeri göğü inleten bir nara patlattı." Beni de kolumdan çekiştirerek yanına götürdü. Büşra olan bitenin farkında değildi. Bizi görünce başını kaldırdı. "Büş bee süpersin bee" dedi bıçkın delikanlı pozisyonunda. Büşra sadece gülümsedi ve merhaba demekle yetindi. Sonra da yürüyüp gitti.
John "Bi kere laan ne olur laaan" diye bağırmaya başladı arkasından. Büşra arkasını dönüp bakmadı. Allah'tan da bakmadı. Yoksa rezil olmuştuk tüm çarşıya. Bunun kolundan tutup oradan uzaklaşmaya çalıştım.
Sinan paşa alışveriş merkezi önünden geçip caddeye geldiğimizde boş boş caddeye baktı. "Ya burda üst geçit yok muydu? diye sordu. "anaaa beltaş nerde lan?"
Gülümsedim. "Ne beltaşı ne üst geçidi. Hocu, tarih oldu onlar. Sen 20 sene önce mi geldin buraya? Beltaş'ı hatırlayan mı kaldı ya"
Şaşkın görünüyordu. Sol eli ile kafasını salak salak kaşıdı. Işıklara geldik.  Şansımız varmış ki hemen yeşil yandı, karşıya doğru koştuk. İkinci ışık da biz adaya varana kadar yandı. Hiç beklemeden ulaştık otobüs durağına.
Neden sonra aklıma geldi. John'a baktım "Ya biz nereye gidiyoruz Allah aşkına? Ben Beşiktaşa kırk yılda bir geliyorum zaten bi kafa dağıtayım diye geziyordum. Sen tuttun otobüs durağına getirdin beni"
Bana Buruce Willis vari gülümedi. "disteybın kiweydın beybi" dedi. Beybi den başka bir şey anlamamıştım. "Ne" diye sordum. "Anlamıyorum ki ne diyorsun, distey bın?"
-Skteriet dedi. "Salladım ben de. İngilizce hesaabı"
John ile denize doğru yürüdük. Barbaros parkı sağımızda kalmıştı. Parka acıyla baktım. "Vay anunaa" dedim. "Ulan şuarsı ağaçlı falan süper bi parktı. Ne hale sokmuşlar ya... Bu nasıl iş anlamadım ki"
barbaros parkı gerçekten de 10-15 sene önce harika bir yerdi. Ama kim akıl ettiyse toprak kısmı kadtırıp beton dökmüş parkın içine adeta sçmıştı.
Bu sçıntıdan bir an önce uzaklaşmak için taksilere dikkat ederek vapur iskelesinin sağındaki parka geçtik.
Allah'tan boş bir bank vardı. Oturduk. Cebinden bir paket malbuş çıkardı.
-Oo malbuş ha... En son 2 sene önce bi malbuş paketi almıştım. Çok pahalı lan
Aldım yaktım. O yakmadı
-sen içmiyor musun? diye sordum
-sikara sağlığa zaarlı dedi.
-e ne skime bana uzattın peki? Hem içmiyorsan cebinde ne işi var?
Bu soruya verilecek bir cevabı yoktu. Sorumu duyduğunu da sanmıyorum zaten. O sırada dar bir kot giymiş kızın g.tünü kesmekle meşguldü. "kaseye gelll" dedi. Kız duydu mu bilmiyorum. Ama Büşra faciasından sonra bir facia daha gelmek üzereydi sanırım. Kız, bize doğru ilerledi. Sanırım parktan çıkacaktı. Tam yanımızdan geçerken John kıza doğru "yavrııım" diye bağırarak bir hamle yaptı. Ben de onu durdurmak için üzerine atıldım ve yakaladım. Kız bir anda irkildi. Korku ile bize baktı sonra da koşarak uzaklaştı oradan.
Ben iyice sinirlenmiştim. "Ne oluyor yaa" dedim. "rahat duramaz mısın sen?"
John beni dinlemiyordu bile. Karşıdan beşiktaş taraftar grubu marşlar söyleyerek tezahurat yaparak geliyordu. John ayağa fırladı. "İpine Bşktaş" diye bağırmaya başladı. Neye uğradığımı şaşırdım. Grup en az 50 kişilikti ve çok rahatlıkla ebemizi skebilirlerdi. John'un ağzını kapatım. Benimle mücadele etmeye başladı. Bir yandan da "Yğlskmi gtne sokiiim Bşkktşş" diye bağırmaya çalışıyordu. taraftarların anamızı bellemesi an meselesiydi. Etraftakiler şaşkınlıkla bizi izliyordu. Allah'tan taraftarlar uzaktaydı da bizi duymadılar. Yoksa beşiktaşlı kartalların acı kuvvetinden kim kurtulabilirdi ki?
Bunu zorla oturttuktan sonra "yeter ulan yeter" diye bağırdım. "bela mısın lan sen?"
Sonundan John'u sarsmayı başarmıştım sanrım. Bana şaşkın gözlerle baktı "Nerden çıktın be! Senin yüzünden adımız sapığa çıkacak! O da yetmezmiş gibi beşiktaşlılardan dayak yiyeceğiz. Üstelik ben de beşiktaşlıyım. Gerçi teknik diretkör kim deen bilmem o derece futbol cahiliyim ama beşiktaşlıyım işte...  neden geldin lan sen neden?"
John sakinleşmiş görünüyodu "onun için geldim işte" dedi. "Futboldan anla diye, kızlarla iyi kötü bir ilişki kur diye. Ne akar ne kokarsın tavşan b.ku gibi adamsın diye geldim. Aş kendini diye geldim lan" dedi sanki çok matah bir şey söylüyormuş gibi. Başımı iki elimin arasına koydum. "Allah'ım hayali bile kötü" dedim. "Bu nasıl bir hayat böyle?" Beni dürttü "sen istemiyo muydun lan böyle olmayı? O kadar bloglara yazı yazdın yüzeysel bi adam olsam şöle süper olurdu böle süper olurdu diye. Aha işte fırsat"
Başım hala ellerimin arasındaydı. "Yok yok" dedim kendi kendime. "Hayali bile kötü. Yok yapamam ben bunu yapamam böyle olamam ben."
Sigaram bitmişti. Ama dertlerim bitmemişti.
Cebimdeki malbuş paketini çıkardım ve bir sigara daha yaktım.
Yok lan dedim kendi kendime. Böyle biri olmak da fenaymış. Başım hep derde girer. Ne john'u Bleki be... Filmdeki karaktere de hiç benzemiyo zaten.
Başım yine öndeydi. Bir kadın sesi ile kedime geldim
-oturabilir miyiz?
genç bir kız sevgilisi ile parka gelmiş ama oturacak yer bulamamışlardı. Benim yalnız olduğumu görünce yanıma oturmak istemişlerdi.
-Buyrun dedim. Zaten ben de kalkıyordum.
Kalktım ve parktan çıktım.
Hala ne yapacağımı bilmiyordum ve hala yalnızdım.
 
yok YorumYorum yaz!Bağlantı

12/2/2009 - Hayırsız Evlat İmha Merkezi Resmi Blogu yayında

Değerli Blogcular,
Hayırsız Evlat İmha Merkezi adlı projemi daha önce sizinle paylaşmıştım.
http://gereksizhayvan.blogcu.com/hayirsiz-evlat-imha-merkezi_22935081.html
Bu eşsiz proje için özel bir blog hazırladım.

http://heim.blogcu.com/

Desteklerinizi ekliyorum.
http://heim.blogcu.com/

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

<- Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

her türden

Bağlantılarım

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv

Kategoriler

Arkadaşlarım

Blogcu Yardım
hamdivehusnucan